“`html
Yapı Kredi Kültür Sanat’ta “Islık Çalan Hafıza” Sergisi Açıldı
Yapı Kredi Kültür Sanat’ta başlayan Islık Çalan Hafıza sergisi, tarihi eserleri çağdaş sanatla bir araya getirerek, geçmişle bugünün buluşmasına olanak tanıyor. Bu sergi, arşiv kavramını ve koleksiyon oluşturmaya dair düşünceleri, statik bir miras olarak değil, günümüzle aktif olarak ilişki kuran dinamik bir alan olarak ele almakta. Akram Zaatari, Hilal Can ve Michael Rakowitz’in eserleri, Yapı Kredi Müzesi koleksiyonundan seçilen parçalar ile bir diyalog kurarak, hafızanın ışık, gölge ve kayıp gibi kavramlar üzerinden yeniden okunmasını sağlıyor. Gölge oyunu unsurlarından arkeolojik eserlerin bir araya gelmesi, izleyicilere vitrinlerin ardında kalmak yerine hafızanın katmanları arasında keşfe çıkma çağrısında bulunuyor.
Küratör Burcu Çimen eşliğinde hazırlanan Islık Çalan Hafıza, koleksiyon olgusuna dair kritik bir soru üzerinde yükseliyor: Koleksiyon sadece geçmişi koruyan bir yapı mıdır, yoksa şu anla etkileşim içerisinde olan canlı bir alan mı? Sergi, bu sorulara arşiv, tarih, gölge, ışık ve hafıza üzerinden yanıt aramaktadır.

Islık Çalan Hafıza’nın basın toplantısında konuşan Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen, bu projeyi “Yapı Kredi Koleksiyonu ve çağdaş sanat eserlerinin birbiriyle diyalog kurduğu bir sergi” olarak tanımladı. Güngen, Yapı Kredi Müzesi’nin geçmişte çoğunlukla arkeolojik ve etnografik sergilere odaklandığını hatırlatırken, bu serginin yeni bir perspektif kazandırdığını vurguladı:
“Bu kez koleksiyonumuzdaki eserlerin farklı disiplinlerle etkileşimini ön plana çıkartıyoruz. Çağdaş sanat ve müze koleksiyonu arasında bir köprü kuruyoruz. Koleksiyonumuz oldukça zengin; sikkeler, metal objeler ve gölge oyunu eserleri… Bunların her biriyle birçok yaratıcı ifade biçimi geliştirmek mümkün.”
Koleksiyon Düşüncesinin Yeniden Ele Alınması
Küratör Burcu Çimen, Islık Çalan Hafıza sergisinin, Yapı Kredi’nin yeni sergi anlayışının başlangıç adımlarından birini temsil ettiğini ifade ediyor. Bu yeni yol, etnografya, nümizmatik ve arkeoloji sergilerine ek olarak çağdaş sanatı müze programının vazgeçilmez bir unsuru olarak ele almayı hedefliyor. Sergi yalnızca Yapı Kredi Müzesi’nin nümizmatik ve gölge oyunu koleksiyonlarını temel almakla kalmayıp, koleksiyon bilincini ve arşiv kavramını da sorgulayan bir bakış açısı sunuyor.
Akram Zaatari, Hilal Can ve Michael Rakowitz, sergide bir araya gelerek hem koleksiyona dair düşünceleri aktaran hem de Yapı Kredi Müzesi’nin eserleriyle hem doğrudan hem de dolaylı bir diyalog kuran çalışmalar sunuyor. Bu sergide, geçmişi sabit bir referans notu olarak almak yerine, günümüz perspektifiyle yeniden değerlendirilen bir hafıza alanı yaratmak amaçlanıyor.

Hilal Can, sergide ki yerleştirmesiyle bu düşüncenin en somut örneklerinden birini sunuyor. İzleyicileri ışık ve gölge ilişkisi üzerinden etkileşimde bulunmaya davet eden Hilal Can, Yapı Kredi Müzesi’nin Ragıp Tuğtekin Gölge Oyunu Koleksiyonu’yla doğrudan bir bağ kurarak, Karagöz-Hacivat geleneğinden esinlenilen “Hilal-i Can ve Yaşuk Göz” adlı eserini oluşturdu. Sanatçının üretimlerinde resim ön planda olsa da, gölge ve ışık ile kurduğu etkileşim, mekânı performatif bir deneyime dönüştürüyor.
Gölgenin Yenileyici Anlatısı
Gölge oyunu, geçmişten günümüze aktarılan anlatı geleneğinde serginin odağında duruyor. Ragıp Tuğtekin’in 1930’larda yarattığı figürler, Hilal Can’ın günümüz yorumlarıyla yan yana getiriliyor. Bu durum, klasik Karagöz ve Hacivat figürleri arasındaki zıtlığı da gözler önüne seriyor.
Burcu Çimen bu ilişkiyi şu şekilde aktarıyor:
“Karagöz ve Hacivat, halkı ve entelektüel kesimi temsil eden iki karşıt figürdür. Hilal Can burada yeni bir ikilik oluşturarak; Hilal-i Can ve Yaşuk Göz’ü yaratıyor. Maddiyle ruhsal arasında bir gerilim kurarak yeni bir anlatı şekillendiriyor.”

Sanatçı bu iki figürü şöyle tarif ediyor: “Hilal-i Can maddi gerçekliği temsil eder; bugünkü dünya ve yükleriyle varlık gösteren bir karakter. Yaşuk ise eski Türkçede ışık demektir. Gölgeden saçılan bir ışık tasvir eder, ancak içinde yarası olan bir kalp barındırır. İkisi birer bütünleyici gibi.”
Serginin mekânında, Karagöz-Hacivat figürleri ile Hilal Can’ın yarattığı on iki yeni karakter, iç içe geçmiş bir düzen içinde sunuluyor. İzleyiciler için hangisinin yeni hangisinin eski olduğu hakkında bir belirsizlik yaratılıyor. Bu belirsizlik, serginin ana sorusunu mekâna taşımakta: Geçmiş ile günümüz yanında durduğunda hangi ilişkiler gelişir, hiyerarşik bir yapı mı oluşur yoksa karşılıklı dönüşüm mü gerçekleşir? Bu yerleştirme, baskıcı değil karşılıklı yükselten bir ilişkide var olmayı öneriyor.
Hilal Can aynı zamanda ışık ve gölge oyunlarını yalnızca figürlerle sınırlamıyor. Tepegöz performansına aşina olan sahneleme tarzı, sergi alanını bir deneyim mekânına dönüştürüyor; karakterler, İstiklal Caddesi ile görsel ve düşünsel bir bağ kurarak sergi alanının sınırlarını zorluyor.
Yer Altı ile Yer Üstü Arasında
Serginin etkileyici bölümlerinden biri, Akram Zaatari’nin eserlerine ayrılmış. Lübnanlı sanatçı, Türk izleyicilere çok aşina bir isim; önceki SALT sergisi ve İstanbul Bienali’nde sergi görücüsü olan Zaatari, izleyicilerin hafızasına kazınmış bir isimdir.
Zaatari’nin eserleri, Osman Hamdi Bey’in 1887 yılında Sayda’da yaptığı “Sidon Kral Nekropolü” kazılarına odaklanıyor. Bu kazılar, yalnızca arkeolojik bir keşif değil, aynı zamanda İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin ve Türkiye’deki koleksiyon anlayışının da temel taşlarından birisidir.

Fotoğraflar, videolar ve yerleştirmeler aracılığı ile Zaatari, arkeolojinin karmaşık doğasını sergide gözler önüne seriyor: Yer altından bir şeyi ortaya çıkardığımızda, yer üstünde nelerden vazgeçiyoruz? “Üstte ve Altta” isimli yerleştirme bu sorunun mekânsal bir dile dönüşmesini sağlıyor. Bir lahdi gün yüzüne çıkarmak, kimi zaman bir ağacı, bir yapıyı ya da bir yaşam alanını kaybetmek anlamına gelebiliyor.
Sergide bulunan videolar, Osman Hamdi Bey’in Sayda kazılarına dair tuttuğu notlar ve dönemin arşiv belgeleri ile tekrar gün yüzüne çıkıyor. Ayrıca, serginin önemli boyutlarından biri, bu araştırma hattının kapsamlı bir yayınla desteklenmesidir.
Mart ayında yayımlanacak sergi kataloğunda; Seçil Epik, Edhem Eldem ve Vid Simoniti, sergideki sanatçıların çalışmaları üzerine yazılar kaleme aldı. Yayında ayrıca Osman Hamdi Bey’in 1892 yılında Gérard Reinach ile kaleme aldığı Sayda kazılarına ilişkin rapor niteliğindeki anıların Türkçe çevirisi de yer alacak.

Yer Altı Karanlığı ve Yer Üstü Işığı
Akram Zaatari, sergi kapsamında yaptığı bir konuşmada, Hilal Can’ın eserlerindeki ışık-gölge dengesinin kendisi için derin çağrışımlar yüklediğini ifade ediyor. Bu, sadece estetik bir seçim değil; müzelerin, arkeolojik buluntuların ve tarih anlatılarının nasıl kurulduğuna dair önemli bir sorunun işaretidir. Günümüzde müzelerde eserlerin güçlü ışık altında sergilendiğini biliyoruz. Fakat Zaatari, bu alışkanlıkların arkasında unutulan bir tarih olduğuna dikkat çekiyor.
Sanatçı, elektriğin insanlık tarihine göre oldukça yeni bir kavram olduğunu ve on dokuzuncu yüzyılın büyük bir kısmında günlük yaşamın aydınlatılmasında gün ışığı ve gaz lambalarının kullanıldığını aktarıyor. Zaatari, arkeologların günlüklerine bakıldığında bu koşulların ne kadar zorlu olduğunu belirtiyor: Yer altındaki, zaman zaman on iki metre derinliği bulabilen alanlarda çalışma yaparken, oksijenin daraldığı, gaz lambasının her an sönmekte olduğu, suyun damlayarak dar alanda nefes almaya çalışmak zorunda kalındığı durumlar, hem fiziksel hem de zihinsel zorlukların altını çizen bir tablo oluşturuyor.
Bunlar, daha romantik bir arkeoloji imajının ardındaki gerçekleri açığa çıkarmakta. Bu nedenle, sergi boyunca karşımıza çıkan yer altının karanlığı ile yer üstünün ışığı arasındaki ilişki, Zaatari için yalnızca bir metafor değil. Işık ve karanlık, görünür olan ve gizli kalan, ortaya çıkarılan ve geride bırakılan arasında alışverişin dinamiklerini temsil ediyor.

Fotoğrafla düşünmek
Zaatari’nin bu tarihsel ve kavramsal meselelerle kurduğu ilişki, çoğunlukla fotoğraf üzerine inşa ediliyor. Sanatçı, geçmişe dair olaylar, kazılar veya tarihsel bağlamlarla ilgili çalışırken, ilk düşündüğü şeyin Bir fotoğraf var mı? Bu an kayıtlı mı? olduğunu ifade ediyor. Bu sadece fotoğrafın belgelerken sahip olduğu güçten kaynaklanmıyor, aynı zamanda onun dolaşıma girme kapasitesinin de etkisi büyük.
Fotoğraf, Zaatari için yalnızca çekim anında tamamlanan bir şey değil; onun gerçek anlamı, farklı coğrafyalarda, çeşit farklı bağlamlarda sorgulandığında ortaya çıkıyor. Bir görüntünün nasıl yayıldığı, kimler tarafından görüldüğü ve hangi anlatıların parçası haline geldiği, görüntü kadar belirleyici.
Sanatçının fotoğraf ile kurduğu bağlantı, sergideki yerleştirmelerde ve videolarda açık bir şekilde hissediliyor. Görüntüler, yalnızca geçmişe sempatik değil, aynı zamanda günümüzle kurdukları bağ üzerinden yeni sorular yöneltmektedir.
Bu yaklaşım, Islık Çalan Hafıza sergisinin genel kurgusuyla da örtüşüyor. Sergi, tarihi sabit bir veri olarak sunmaktansa, ışık, gölge ve görüntü vasıtasıyla sürekli yeniden inşa edilen bir hafıza alanı öneriyor. Zaatari, sergide ışık konusuna özellikle vurgu yaparak, “Müzelerde eserleri güçlü bir ışıkla görmeye alışkınız. Ancak elektriğin, insanlık tarihi açısından oldukça geç bir kavram olduğunu unutmamalıyız. Arkeologlar yıllarca gaz lambaları ve gün ışığı ile çalıştı. Yer altının karanlığı ile yer üstünün ışığı arasındaki ilişki, bu serginin temalarından biridir,” diyor.

Michael Rakowitz: Unutulmuş nesnelerin peşinde
Serginin üçüncü ayağında Michael Rakowitz, kaybolmuş, yağmalanmış veya yok edilmiş kültürel mirasın izini süren eserleriyle yer alıyor. Rakowitz’in çalışmaları, müze koleksiyonlarındaki gözle görülmeyen boşluklara ve hafızalardaki eksik parçalara odaklanıyor.
Yapı Kredi Koleksiyonu’ndaki arkeolojik ve numizmatik eserlerle yan yana gelen bu eserler, izleyicileri unutmanın gerçekte hafızayı kaybetmek anlamına gelip gelmeyeceği sorusuyla baş başa bırakıyor. Rakowitz, replikalar ve yeniden üretim gibi unsurlar üzerinden bu boşlukları görünür kılarken, kaybı sessiz bir direnç alanına dönüştürüyor.

Geçmiş ve BugününÖrgüsü
“Islık Çalan Hafıza”, geçmiş ve bugünün birleştiği bir alan sunuyor. Bu sergi, kronolojik bir anlatım çerçevesi kurmak yerine geçmiş ve bugünü, arşiv ve güncel üretimi yan yana getiriyor. Sikkeler, gölge figürleri, arkeolojik buluntular ve çağdaş sanat eserleri, birbirini bastırmadan, aksine birbirini destekleyerek bir arada yer alıyor.
Sikkelerle başlayan sergi, izleyicinin kurduğu ilk temas noktalarından biri oluyor. Lidyalılar’dan başlayarak, Pers İmparatorluğu ve Osmanlı üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan para tarihini gözler önüne seriyor. Küçük metal parçalar, iktidar, dolaşım, değer ve temsil gibi büyük anlatıları taşıyor.
Bu karşılaşmalar, Yapı Kredi Müzesi koleksiyonunun sadece korunan bir miras olmadığını; aynı zamanda üzerine düşünmeye açık bir canlı alan olduğunu hatırlatıyor. 7 Haziran’a kadar görülebilecek olan sergi, izleyicilerin yalnızca vitrinler önünde durmalarını değil, hafızanın katmanları arasında dolaşmalarını teşvik ediyor.
“`